Ben Bir Hiç Miyim?

"Artık herşeyden bıktım. Hiçbirşey yapmak istemiyorum. Herkes sadece ders çalışmamı istiyor. Ders çalışmazsam bir hiçim. Başarılı olmazsam ben bir hiçim. Sanki dersime çalışmazsam insan olamam, Hiçbir işe yaramayan bir yaratık olurum. Annem babam başarısız olursam beni itip kakıyorlar. Bir hiçmişim gibi davranıyorlar. Hiç olarak yaşamanın ne anlamı var. Keşke ölsem de kurtulsam. Artık dayanamıyorum.
 Okula gitmeden ders çalışmadan yaşamanın bir yolu yok mu bu dünyada. Allahım bıktım artık.
 Okuldan da evden de nefret ediyorum."

Atılan tarihe göre 3 gün önce yazılanlara baktı:

"Ahmet'in de 3 tane zayıfı var, babası ona demiş ki boşver, senin yaşındayken ben de bir sürü zayıf getirirdim. Ahmet zaten ben ünv. okumıycam diyo. Babasının galerisinde araba satıcakmış. Ne güzel babası gibi olmak istiyo, Zayıf bile alsa seviliyo. Ya ben? Niye sevilmiyorum? Annem babam gibi üniversitede okumak zorunda mıyım? Annem gibi olmak istemiyorum, onu hiç sevmiyorum.
 O sıkıcı üniversiteye gitmek istemiyorum, ders çalışmak istemiyorum."

Perihan, okuduğu defterin kağıt parçasının gerçek değil hayal olmasını temenni etti. Beyni o kadar uyuşmuştu ki, belki de gerçek değildir rüyadayımdır diye düşündü. 14 yaşındaki oğlu Cihan'ın böyle şeyler yazması gerçek olamazdı. Hele ölsem de kurtulsam yazması.. Hani gerçeğe çok benzeyen rüyalar olurdu ya belki bu da öyleydi. Kendini cimciklese uyanırdı, rüya içinde rüya görürken
 bazen kendini cimcikler uyanırdı.

Deftere dokundu hissetti, sonra kendini cimcikledi uyanmadı. Yıkılası geldi. Aslında okuduklarından sonra yıkılmıştı da. Ama kendini bırakamıyordu, bir an önce birşeyler yapması gerekiyordu. Her zaman yaptığı gibi kendini yatağına atıp ağlamak istedi ama yapmadı.

Deli gibi bir hareketle defteri yatağın altına geri koydu. 1 dakika önceki gibi hırsla hızlı hızlı temizlik yapmaya devam etti. Süpürgenin ayarını sonuna kadar açtı, Cihan'ın bu durumdan kurtulması için ne yapsam acaba diye düşünürken süpürgenin yüksek sesinden korktu. Sanki ne yaptın sen diye Perihan'a bağırıyordu. Hayatında kendini hiç bu kadar suçlu hissetmemişti. 

Düşündü. Şubat tatilinde 10 günlüğüne bir aile dostlarının tatil evini kiralayıp gitmişlerdi. Perihan istemişti, değişiklik olur demişti. Ama Cihan'ın zayıf gelen 5 dersi yüzünden galiba bütün tatili çocuğa çatarak geçirmişti. Ayhan ve Zuhal'e de tatili zehir etmişti. Bir iki dersi zayıf bekliyordu ama 5 tane birden zayıf görünce Perihan çıldırmış gibi olmuştu.

Tatilde o evde oğluna ettiği hitaplar gözünün önüne geldi. Kendini canavar gibi hissetti. Halbuki çocuğa kızarken ne kadar haklı duygular yaşıyor gibi gelmişti. Süpürgeyi kapattı. Kendini böyle kötü hissederken devam edemedi. Deminden beri tutup tutup sıktığı gözyaşları hıçkırıklara karışıp çağlayan oldu aktı. Ağlamasındaki şiddetten vücudu sarsılıyordu.

Bir yandan ağlıyor bir yandan kendi yaptıklarının çocuk tarafından böyle korkunç algılanmasını nasıl bilemediğine hayıflanıyordu. Çocuk kötü not aldığında terör estirerek çocuğa göz dağı vereceğini mi düşünmüştü? Bilemedi. Biraz tepki göstereyim, tepkisiz olmaz, böylece kötü not almamaya çalışır diye düşünmüştü galiba. Ama anlaşılan öyle olmamış, kötü not almayayım diye düşünmemişti Cihan.
 Başarısız olursam annem babam bana bir hiçmişim gibi davranıyor yazmıştı.

Perihan terör estirmediği zamanlarda da sürekli nasihat etmişti. Orada burada arkadaşlarınla boş boş gezme, adam ol artık aklını başına al, dersine çalış, bilgisayar oyunlarının ne faydasını gördün gibi laflar edip durmuştu. Cihan henüz 7. sınıfa gidiyordu.

Epey ağladıktan sonra gözyaşlarını sildi. Gitti yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Enkaz gibi görünüyordu ama yine de "Birşeyler yapmalısın sen bir annesin" dedi kendine.

Tatil hazırlıkları, dönüşte yapması gereken işler derken okuduğu yazılara uzun süre ara vermişti Perihan. Kontrolünü kaybedişini biraz da buna bağladı. Yazıları okuyunca kafasının içinde düşünceler oluyordu, uygulayamasa bile onu düşündürüyor zihnen meşgul ediyordu okudukları. Ama boş kalınca çocuklara daha çok çatıyordu.

...........................................

Acaba çocuklar gelene kadar okuyabilir miyim biraz diye düşünüp bilgisayarı açtı. Gözbebeklerimin mutluluğu isimli dosyayı açtı. Oraya not etmişti. Ödülsüz cezasız çocuk yetiştirmek kategorisindeki yazıların 4. sünde kalmıştı. En son çocukla ben kavgası yapmamak gerektiği, biz bilinci kazanmak gerektiğiyle ilgili birşeyler okuduğunu hatırlardı. Kaldığı yerden devam etti.

"Anababa  “ Ben büyüğüm, bu evde yaşadığın sürece benim dediklerim geçerli olacak,” yaklaşımında ise kuşak çatışması kaçınılmazdır. Ben,  böyle anababalar kendilerini minareden atmaya mahkumdurlar, derim.
Belki bilirsiniz Selçuklular zamanında Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese yapılırken  çini ustası kendini minareden atıp ölüyor. Olay şöyle gelişmiş: Medrese bitmiş, sıra minarelerin çinilerle süslenmesine gelmiş. Minarelere iskeleler kurulmuş. Birinin çinilerini usta, diğerininkini  çırak döşüyormuş. Çıraklar evvel eski ustaların aynı zamanda özel işlerini de görürler.
 Ustanın bir şeye gereksinimi olduğunda karşı minareye seslenirmiş
 “Ahmet  susadım ,bana  su getir; Ahmet çekicim düştü getir…… ” Çırak ustasının yanına her çıkışta onun çinileri nasıl döşediğine dikkat edermiş. Günlerden bir gün Ahmet yine ustasının yanına çıktığında çinilerin işlenişlerini incelerken ne görsün? Ustasının derzleri kendininkinden kötü !  Kendisi çinileri çok daha muntazam aralıklarla döşüyor. Bir müddet sonra usta yine
susuyor ve karşı minareye sesleniyor, “Ahmet bana bir maşrapa su getir.” Ahmet ne diyor dersiniz?  Evet, tahmin ettiğiniz gibi  “İn de kendin al!”.
  Bunu duyan usta çırağından bu sözü duymayı gururuna yediremiyor ve kendini aşağıya atıyor. Ahmet neden böyle dedi? Çünkü artık o psikolojik boyutunu büyülttü ve kendini ustalık mertebesine yükseltti."

Hikaye etkileyici ve dramatikti. Cihan annesine "sen karışma!" dediğinde o da kendini minareden atan adam gibi hissederdi. Sen karışma, "sen ne anlarsın" demekti. 14 yaşında bir çocuktan bunu duymak çok ağırına gidiyordu.

Devam etti:

Bizler de çocuklarımız artılarını aldıkça psikolojik boyutlarını büyülteceklerini bilmeliyiz.  Özellikle çatışmalar dönemlerinde onların artılarını gördüğümüzü onlara anlatabilmeliyiz. Etkili iletişim becerileri  nasıl anlatacağımızı bize gösteriyor.

Çatışma döneminde onun artısını nasıl göreceğim ki, 5 tane zayıf getirmişken nasıl bir artı bulabilirim diye düşündü, cevabını bilemedi.

"Bebekler acizlikleriyle  bu büyük psikolojik boyutu anababalarına veriyor, ama kendini ve  anababasını değerlendirme çağı olan ergenlikte bu hakka lâyık görüyorsa onlara saygısını sürdürüyor, yoksa verdiği gibi geri de alıyor. Bunu nasıl gösteriyor?
İletişimi keserek, hiçbir şeyi onlara danışmayarak, dediklerinin tersini yaparak kendini kabul ettirmeye çalışıyor ve anababayı yok sayıyor."

İşte tam bizim durumumuz. Bazen sadece ben öyle istiyorum diye benim istediğimin tersini yapıyor.

"Kuşak çatışması “Allah emri” değildir.

Minareden atlamamak için çocuklarımızla sıcak bir ilişki kumalıyız. Doğan Hoca “İletişim bir canın başka bir cana dokunmasıdır” der."

Devamını uzun uzun okudu; şu kısmı kopyalayıp not etti:

"Çocuğunuzun ilkokulda okuduğunu varsayıyorum. Bir gün okuldan eve çok mutsuz dönüyor ve size “Artık okula gitmeyeceğim. Okuyup da ne olacak sanki!” diyor. Ona ne söylerdiniz? Lütfen yazınız.    Seminerlerimde bu soruyu sorduğumda  birbirine benzeşik yanıtlar alırım.
Ya okursa elde edeceği olanaklar , ya da okumadığında başına neler geleceği anlatılıyor çocuğa. Hatta bir baba şunu söylemişti: “ Bu bizde çok sık tekrarlanan bir durumdur, eskiden dil dökerdim, şimdi buna gerek kalmadı artık. Kırmızı ışıkta durduğumda camları silmek, mendil satmak için arabanın yanına gelen çocukları gösterip ‘okumazsan sonun böyle olur işte’ diyorum,
kestirmeden işi hallediyorum” demişti. Yanıtların çoğunun çocuğu bu düşüncesinden caydırmak için kurgulandığı neredeyse kesindir. Enerjimizi çocuğu caydırmak, onu değiştirmek için kullanıyoruz ve bu nedenle de başarısız oluyoruz. Neden böyle yapıyoruz?"

İyi de ne yapacağız, işin doğrusunu anlatıyoruz işte, diye düşünürken not aldığı dosyaya daha önce kopyaladığı "Çocuğa mantıklı açıklamalar yapmak iletişim engelidir" cümlesini gördü. Hay Allah dedi. Çok etkilendiğim bu kuralı neredeyse tamamen unutmuşum. Halbuki üzerinde ne çok düşünmüştüm, Ayhan'a bile anlatmıştım. Demek ki insan tekrar etmeyince hemen unutuyor.

Evet, okula ve ünv. ye gitmek istemeyen çocuğa nasihat etmek de iletişim engeliydi.

Okuduğu yazıya geri döndü. Neden böyle yapıyoruz? Neden enerjimizi okula gitmek sitemeyen çocuğu değiştirmek için kullanıyoruz diye sorulmuştu. Cevap şuydu:

"Çocuğun yanlışı hemen düzeltilmezse yerleşir." (Mit)

Çünkü böyle bir paradigmayla büyütüldük ve bunu öğrendik. Oysa bunu gerçek olmadığını artık biliyoruz. Çocuğumuzun kabul edemediğimiz davranışlarını düzeltmeyecek miyiz? Tabii  düzelteceğiz ama ne zaman ve nasıl?

Of ya, biz niye hep yanlışları doğru diye biliyoruz, nasıl bir dünya burası ya, diye içsel bir sitem etti. Kafasını sandalyeye dayadı gözlerini kapadı ve tekrarladı:

"Çocuğun bize göre yanlışı, yanlışı yaptığı anda düzeltilmezse değil, düzeltilirse yerleşiyor."

Çocuk küçük bir yalan söylediğinde, "hmm söyleme bakayım bir daha sakın" diye onu uyarmak, hep "ya çocuk yalana alışırsa" kaygısından kaynaklanırdı. Halbuki onu çok uyarıp çok düzeltmeye çalışırsan mı yalana alışmasına sebep oluyordun yani..

Bunları bilmediği halde, hayatta işine yaramayan ne çok bilgi biliyordu. İşine yaramayan tüm bilgilerin içine tüküresi geldi. Asıl bunları bilmesi gerekiyordu.

Devam etti:

"Önümüzdeki minicik çocuğun gelecekteki halini düşünüp onunla şimdi iletişim kurmaya çalışıyoruz. O nedenle de her şey birbirine karışıyor. Sağlıklı bir iletişim şu an şimdi için kurulur.  “Yine aynı şeyi söylüyorsun, bıktım artık okumazsan ne olacağını anlatmaktan!” yanıtında geçmiş, gelecek vardır ama şimdi, şu an yoktur. Gordon sorun kimin,
etkin dinleme ve ben dili ile şu an, şimdi nasıl iletişim kurulacağını ve çocuk üzerinde nasıl etkili olunacağını gösteriyor."

Okudu okudu, yazı da amma uzundu. Not alarak bir kaç kerede ancak bitirebiliyordu. Bir kerede bitirebildiği olmuyordu şu yazıları. Şu kısmı da kopyaladı dosyasına:

"Şu anda çocuk eğitiminde adeta bir “düstur” olmasını istediğim bir yönerge için değerlerden bir iki cümle ile söz etmek istiyorum.

İnsanlar iki tür değerler kümesiyle kendilerini var ederler:

1. Yerel değerler. Bunlar kültürden kültüre değişen değerlerdir. Örneğin İst. kültüründe geçerli olan bir değer  Urfa kültüründe değer olarak kabul edilmeyebilir, hatta reddedilebilir. Oysa
                                                                     
2. Evrensel değerlerde durum farklıdır. Bu değerler kültürden kültüre değişmezler. Urfa’da neyse Ankara’da da odur. Türkiye’de neyse İsveç’te de odur. Dürüstlük, kişisel bütünlük (Düşündüğümüzle söylediğimizin, söylediğimizle yaptığımızın aynı oluş durumu), hakkaniyet, onura saygı,
 koşulsuz sevgi vb. gibi.. değerler, İnsanı insan yapan  evrensel değerlerdir. Nice evlilik yerel değerlerin uyuşmazlığı yüzünden yıkılıyor. Oysa bu değerler farklı olabilir,
 eşler birbirini anlayabilir ve kabul edebilir, yeter ki evrensel değerlerde farlılıklar olmasın ve çocuklar evrensel değerlerle eğitilsin."

Yazıyı sonuna dek okudu. Şöyle bitmişti:

"Değerli anneler çevrenize baktığınızda insanların çoğunun biz bilincine mi, yoksa sen-ben bilincine mi sahip olduğunu görüyorsunuz?  Bana göre biz bilincine/kazan-kazana sahip insanlar parmakla sayılacak kadar az. Bu neden böyle oluyor? Bizim toplumumuzda neden insanlar küçükken ya da kendini yetersiz hissettiğinde
 karşısındakine “sen bilirsin” diyor da kendini kuvvetli  hissettiğinde “ben bilirim” diyor? Neden “biz” diyemiyoruz? Bunun nedenini  Eric Berne’nin “Transaksiyonel Analiz”inde buldum. Bir sonraki yazıda bu konuyu işleyeceğiz."

Az önce uzun süre ağladığından gözleri çok acıyordu. Bu yazıyı pek verimli okuyamadım galiba diye düşündü. Ama olsun, çocuğu değiştirmeye çalışarak mantıklı açıklamalar yapmanın iletişim engeli olduğunu bir daha hatırladım.

Ve çocukta gördüğümüz bir yanlışı hemen düzeltmeye kalkmayınca yerleşmediğini, hemen düzeltmeye çalışınca yerleştiğini ve kök saldığını öğrendim.

Ben değil biz olmakla ilgili not aldığı yerlere de etraflıca bir göz attı, o konu da etkilemişti onu. Bilgisayarı kapattı.

....................................................

Mutfağa gitti. Akşam için yemekler hazırdı, sadece çorba yapacaktı. Tarhana çorbasını karıştırırken insanların neden biz değil de ben demeyi tercih ettiklerini düşündü. Düşündü düşündü, aklına birşey gelmedi. Biz ve ben üzerine epey düşündü. Aslında ben demek hep acı veren birşey diye düşündü. Hem kendine hem yakınındakilere.
Ben demek kendini ayrı ve imtiyazlı tutmak demekti, bir anlamda da zayıf ve fos olmak demekti. Biri senin BEN'ine dokunursa hemen patlıyor, zarar saçabiliyordun. Halbuki BİZ'in patlama ihtimali yoktu.

Az sonra Cihan'ın okuldan geldiğin duydu. Herzamanki gibi selamsız sabahsız odasına gitti Cihan. Perihan, çorba kaynayınca Cihan'ın odasına gitti, kapıyı tıklattı. "Gelebilir miyim" dedi. Özel birşey planlamamıştı, öyle gitmişti.

Bu hareketi yaptıktan sonra kendine şaştı, her zaman hiç bir şey sormadan çat diye girerdi Cihan'ın odasına. Kapıyı falan çalmazdı. Gözünün önüne minareden düşen usta geldi. Galiba kendisinin içinde minareden atlayan adam gibi hep hiçe sayılma korkusu vardı. Bu korku yüzünden daha başında "ben anneyim odana istediğim gibi girerim,
 beni hiçe sayamazsın" demek isterdi. Ama Cihan onunla konuşmayarak annesini yine hiçe sayardı. Bir kısır döngü başlar döner dururdu.

Gülümsedi. Kendi kendine şöyle dedi, hiçe sayılma korkusu yaşarsan minareden atlamak zorunda kalırsın. Hiçe sayılma korkusu yaşamazsan iner suyunu kendin alırsın mutlu mutlu, birşeycik olmaz. Ustanın suyunu kendisinin almasını gururuna yedirebilmesi gibi, Perihan da kapıyı çalmayı gururuna yedirebilmişti.
 Aslında artık ortada gurur falan da yoktu. Kendisine BEN diye bakanlar gurur yapardı.

O sırada Cihan içeriden "gelebilirsin" dedi. Çocukla diyalog kurmuştu, buna inanamadı. Odaya çat diye girmeden, gelebilir miyim demek taviz vermek ya da aşağılık birşey gibi gelirdi Perihan'a. Perihan bir "ben" Cihan başka bir "ben" di hep. Kendini ben olarak tanımlayınca, kapıyı çalmak "BEN"den taviz vermek gibi gelirdi.

Biz olmaksa, konuşmak diyalog kurmak demekti. İletişim kurmak demekti. Herkesin birbirine göre davranması demekti.

Odaya çat diye girmeyi bırakıp, girebilir miyim diye sormak ve gelebilirsin cevabını almak çok basit bile olsa bir İLETİŞİM'di. Belki de bir canın başka bir cana dokunmasıydı.

Kapıyı açıp içeri girdiğinde ne diyeceğini bilemedi. Aslında çocuğu kucaklamak, onu öpmek, ne çok sevdiğini söylemek istedi. Ama yapamazdı. Bir de sevdiğini söylerse defteri okuduğu anlaşılabilirdi. Cihan bilgisayar oynuyordu. Perihan çat diye odaya girdikten sonra ona hep yine mi hemen oyunun başına geçtin diye çıkışırdı. Bu sefer şöyle dedi:

Tarhana çorbası yaptım, bu sefer herkese senin istediğin tarzda servis yapmaya karar verdim. Ayrı ayrı uğraşmıyım. Üzerine yağda kızarmış ekmek mi istersin, yoksa kavrulmuş kıyma mı? diye sordu.

"Tabiki yağda kızarmış çıtır çıtır ekmek" dedi.

"Tamam" dedi Perihan ve kapıyı kapattı.

Ekmekleri kızartırken, yüzü hep güldü. Oğluna sen benim için değerlisin, bir hiç değilsin, senin istediğin şekilde yapıyorum demiş oluyordu.

Eşi de geldikten sonra herkesi sofraya çağırdı. Kızarmış ekmekleri çorbanın üstüne dökerken çıkan cızır cızır ses ve kokuyu duyunca Cihan "of çok güzel" dedi ve hemen yemeye başladı.

Perihan, derinden bir iç çekerek gülümsedi. Biraz olsun vicdanı rahatladı

Bölümler
Üye Girişi
Adı:
Şifre:
Etkinlikler

Şubat
P S Ç P C CT PZ
   1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29
Faydalı Siteler

* www.atamarehberi.net
* www.sinifmatik.com
* www.sinifsitesi.com

İstatistik
Bugün :7
Tekil Toplam :4042
Çoğul Toplam :47122
Çoğul En iyi :946
Tekil En iyi :87
Aktif :5